Çağdaş Sanatta Bir Öncü: Bedri BAYKAM

0
530
Bir ülke düşünün sanatla çok fazla ilgisi yok, fakat kimi çevirip, bir ressam ismi sorsanız onun adını söyler. O kadar popüler, kendini halka öylesine sevdirmiş bir isim Bedri Baykam. Ressamlığın yanında, program yapımcısı, futbol yorumcusu, aktif politikacı, insan hakları savunucusu, aktivist, sanat eğitimcisi, yazar, (UPSD) Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği Başkanı ve UNESCO Dünya Sanat Birlikleri Başkanı olmak üzere, çok çeşitli alanlarda başarılı işlere imza atmış bir sanatçı.

Piece of Art olarak ünlü sanatçıyla görüştük, biz sorduk, o içtenlikle anlattı. Doyumsuz bir sohbet oldu.

Bedri BAYKAM – Dilşad ATASOY – Günsu SARAÇOĞLU

Günsu Saraçoğlu: Türkiye’de “Ressam” denince akla siz geliyorsunuz. Bunu nasıl başardınız?

Bedri Baykam: Kolay olmadı tabii. Günde 18 saat çalışarak diyebilirim. Herkes çalışmaktan yorulur, dinlenmek ister. Ben tam tersi, çalışmaya vakit yetmiyor diye şikayet ederim.

Dilşad Atasoy: Çok küçük yaşlardan itibaren resim yapmaya başladığınızı biliyoruz. Türkiye’nin harika çocuklarından birisiniz. Çocukken gelen bu şöhret nasıl etkiledi sizi?

B.B.: Kendimi bildim bileli resim yapıyorum. Ailem fark etti ve hep destekledi. İki yaşından beri çizdiğim her şeyi sakladılar. Kendimi özgür hissettiğim bir çocukluğum oldu. 6 yaşımda ilk sergimi açtım. Uluslararası bir şöhrete kavuştum çok erken yaşta. Fakat bu beni şımartmadı, ailem çok dengeli yönetti bu süreçleri. Resim benim için hayatımın ilk oyunuydu, kendi başıma oynadığım bir oyun bu ve hala da sürüyor.

G.S.: Önce ekonomi okudunuz Paris’te, ardından resim okudunuz değil mi ? Neden tercihinizi bu şekilde yaptınız? Eğitim süreciniz nasıl gelişti?

B.B.: Eğitimim sürerken hayata makro bakmayı tercih ediyordum. Ekonomi, uluslararası ilişkiler, siyasi ilişkiler beni çok ilgilendiriyordu. Babamın da siyasetçi olmasının çok etkisi var tabii bunda. Tüm bunlar sanata da daha farklı bakmamı sağlıyordu. Ben hiçbir zaman, tek bir konuda uzmanlaşmak, bir konuyla ilgilenmek istemedim. Hep farklı konularla ilgilenmek, her şeyi öğrenmeye çalışmak isteyen bir insan oldum. Paris’te ekonomi ve aktörlük okudum. Ardından Amerika’da resim ve sinema okudum.

D.A.: Eserlerinizde hangi temaları işlemeyi seviyorsunuz? Erotizm, biraz ön plana çıkıyor sanki resimlerinizde?

B.B.: Elbette her sanatçının işlemeyi sevdiği temalar vardır . Benim yelpazem fazla geniş diyebilirim. Sanat tarihi, siyaset, İstanbul insanın kendi iç dünyasıyla hesaplaşması ve tabii erotizm. Popüler kültüre gönderme yapan öğeler beni korkutmuyor. Önemli olan bunların nasıl kullanıldığı, hangi sanatsal dille, nasıl aktarıldığı. Ben hangi imgeyi kullanırsam kullanayım, bayağı olmayacağını biliyorum. İstanbul, zaten benim rüya kentim. O beni şekillendirdi, ben de onun estetik değerlerini şekillendirmeye çalışıyorum. Ben erotizmi İstanbul’da keşfettim. Erotizmin içinde de, İstanbul ve Türk erkeği zevkleri var. Emin olun ki erotizm diğer konulardan daha fazla ilgi çekiyor. Yoksa resimlerimde, Atatürk de var, Che’ de, Deniz Gezmiş de, sanat tarihi de…

Bedri BAYKAM

G.S.: Sizi tanımlarken Türkiye’nin Sanat Elçisi sözünü kullanmak yanlış olmaz sanırım,Türkiye’nin sesini duyurmak için çok çaba harcıyorsunuz. Biraz bundan bahseder misiniz?

B.B.: Ben sergi açmaya başladığım 1963 yılından beri uluslararası bir sanatçıyım. Kendimi bildim bileli bu böyle, çok haklısınız, ben Türkiye’nin sanat elçisiyim. Avrupa, Amerika, Uzakdoğu, dünyanın her yerinde sergiler açtım ve açmaya devam ediyorum. Türk çağdaş sanatını dünyada temsil etmek, bu alanda “Türkiye” sesini duyurmak, benim için vazgeçilmez bir tutku. Bir ressam kendi sınırlarını kendi çizer. Kendi kurallarını daha çok da geniş bir kitleye, ulaştırabilen sanatçı, çağa damgasını vurmuştur.

D.A.: Risk almayı seven bir sanatçısınız. Yaptığınız şeyler sizi zora sokmuyor mu?

B.B.: Risk almadan sanat nasıl yapılabilir ki… Ben Türk çağdaş sanatını önce dışavurumculuğa çektim, Ardından siyasal ve multimedyayı sanata çektim. Ardımdan takipler geldi. En son da 4-D’ler. Sanat ortamı ne zaman getirdiğim bir yeniliğe alışsa ya da beni takip etse, hemen yenisine geçiyorum. Onlar yeni durağa vardıklarında ise benim başka yere bilet almış olmam lazım. Picasso ile rekabet gerçekten zor bir hedef ve risk almadan hiçbir şey yapamazsınız. Ancak resim yapıp satarsınız, geçiminizi sağlarsınız. Oysaki ben sanat tarihini üretiyorum ve içinden geçtiğimiz dönemin nabzını tutuyorum. İşimi çok seviyorum. Bundan yüzlerce yıl sonra sanat tarihinde adımın var olacağını bilerek yaşıyorum.

G.S.: Son dönem çalışmalarınıza 4 D ismini verdiniz. Bunlar hem Contemporary İstanbul’da, hem de Monaco’da sergilendi. Biliyoruz ki bu çalışmalara ayrı bir önem veriyorsunuz. Neden 4 D ve neden önemli?

B.B.: Çünkü, yükseklik, en, derinlik boyutlarına ek olarak zaman faktörünü katıyorum. Lens teknolojisi ile ürettiğim bu eserlerin her birinde, dokuz on katman birbirinin üstüne oturtuluyor. Bu teknikte Picasso ve Monica Belluci benim modellerimin yanında duruyor olabilir, Van Gogh, Dali veya Gauguin’e göndermeler, aynı görüntüde bir araya gelebilir. Bu eserler 20. yüzyıl sanatını kapsayan ve 21. yüzyıla değinen bir sentez olması açısından çok önemli.

D.A.: Türk sanat ortamında, sizin eserlerinizin fiyatı konuşulmuştur her zaman.Siz biraz da sanatta piyasayı belirleyen konumundasınız sanırım.

B.B.: Türk çağdaş sanat ortamında fiyatları hep ben belirledim diyebilirim. 80’li yıllarda resimlerimin fiyatını alışılmışın beş katına çıkardığımda, bana deli gözüyle baktılar. Sonra baktılar ki satıyorum, herkes yavaş yavaş yukarı çekti resim fiyatlarını. Sadece fiyat değil, her konuda böyle oldu. Basın bültenli ve kataloglu sergiler, resimler de dev ebatlar, sanata siyaset ve erotizm sokmak, kolajlar, multimedya ve tüm bu yenilikleri ben başlattığım için, şimşekleri hep üstüme çektim. Kıskançlıklara bile hoşgörüyle, sabırla bakabiliyorum artık.

G.S.: Uluslararası bir sanatçı olarak, yurtdışında çok sayıda sergi açmış ve sergiye katılmış bir insan olarak gözlemleriniz bizim için önemli. Yurtdışında sanata bakış açısı ile Türkiye arasındaki farklar konusunda neler söylemek istersiniz?

B.B.: Çok ciddi farklar var tabii. Türkiye de resim satın alan ya da müzayedelere gidenlerin büyük bölümü sanat tarihini, bırakın sanat tarihini sanatın alfabesini bilmiyor. Modern sanatı hiç bilmiyorlar. Yurt dışında sanat konusunda daha bilgili ve ilgili bir kesim olduğunu söyleyebilirim. Ülkemizdeki tüm tutuculuk, ilgisizlik ve destek eksikliğine rağmen Türk Genç Sanatı hızla yol alıyor bence.

D.A.: Resimlerinizde anlatmak istediğiniz nedir? Resimlerinizi anlıyor mu sizce insanlar?

B.B.: Benim resimlerimi anlamaları için kitaplarımı ve otobiyografimi okumaları lazım. Yazdıklarımda, insanların beni anlayacağı birçok ipucu veriyorum. Okuyup, resimlere bakıp, bu anahtarları oluşturmaları gerekli. Tabii bu bir seçim. Zaten okumayan bir toplumuz, sanata olan ilgi de malum…

G.S.: Ressamlık kadar başarılı olduğunuz bir alan da yazarlığınız aslında. Yazdığınız kitaplar da resimleriniz kadar ses getiriyor. Ama biraz ressamlığın gerisinde kalıyor gibi, yanılıyor muyum?

B.B.: Yok haklısınız, yazarlığım, ressamlığımın gölgesinde kaldı hep. 45 yıllık ressam Bedri Baykam, çok dominant olduğu için yazarlığım ön plana çıkamadı. Binlerce okuyucumdan mailler alıyorum. Bana göre, “Kemik” romanı belki de son dönemlerde yazılan en ilginç, en güçlü kitap. Buna rağmen Türk yayın hayatında istediğim kadar derin algılanmadı diye düşünüyorum. Üstüne bir de siyasi sansürler ekleniyor, Atatürkçü, laik, demokrat kimliğim çok insanı rahatsız ediyor. Bu nedenle hep kitaplarıma da, sanatıma da sansür getiriliyor. Örneğin “Kemik” romanım toplatıldı müstehcenlik sebebiyle. Sekiz ay mücadele ettim, bunun bir felsefe kitabı olduğunu, buradaki cinselliğin, insanı ve hayatı derinliğine anlamak ve anlatmak için gerekli olduğunu açıklamaya çalıştım. Bu romanda 11 Eylül olayları detaylarıyla anlatılıyordu. Basında bu yönüyle hiç yer almadı. Bu çok trajikomik bir durum bence.

D.A.: Ressamlığınız ve yazarlığınız birbirini nasıl etkiliyor?

B.B.: Ben bir kaç işi aynı anda yapabiliyorum. O gün içimden yazmak geliyorsa yazarım. Gelmiyorsa resim yaparım ya da yapmam gereken diğer işlerime bakarım. Devamlı bir faaliyet halindeyim. Yazarken tıkanma, işin içinden çıkamama durumu yaşamam. Böyle bir şey bilinçaltımda hissedersem, resim yapmaya dönerim tekrar. Resim yapmak yazarlığımı besler, yazarlığım da ressamlığımı…

G.S.: Sanat hayatınız boyunca ne gibi zorluklar yaşadınız?

B.B.: New York sergimde daha 8 yaşındayken resim satmaya başladım. O dönemde uluslararası şöhretim belki de dünyada bu güne kadar hiçbir çocuğa nasip olmamıştır. Dünyada pek çok önemli gazete ve televizyon sürekli benden bahsederdi. Ama ergenlik çağı, ortaokul ve lise dönemlerim, üniversite öğrencilik yıllarım sanatçılığımın durağanlaştığı zamanlardı. Yirmi üç yaşından itibaren Amerika’da kendimi tamamen sanata verdim. O günden bu yana da yalnız sanat ve yazarlık yaparak yaşıyorum. Siyaset de yaşamımda önemli bir yere sahip. Bu da bir özgür düşüncenin bir parçası olduğu için çok engellendim. İnsanların bildiğinin aksine çok çok kötü mali krizler yaşadım. Maddi zorluklar yaşadım. Bir kıtada yalnız başıma mücadele ettim. Bir Türk’ün, uluslararası düzeyde avantgarde modern sanat yapmasına alışık olmayan batılı sistemlerin ön yargılı, ırkçı tutumuyla mücadele ettim. Türkiye’de beni çekemeyen, kıskanan çok sayıda insanla savaştım. Hiç kolay olmadı bu günlere gelmem.

D.A.: Türk sanatının içinde geçmişten bugüne hep tartışmalar var. 80’li yıllarda figüratif resim mi soyut resim mi tartışması vardı. Bugün enstalasyon, kavramsal sanat, tuval resmi tartışmaları sürüyor. Hangisini savunuyorlarsa aynı keskinlikte de diğerini reddediyorlar maalesef. Hepsini yapan biri olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?

B.B.: Evet bu tartışmalar geçmişte sanatçıların birbirleriyle kanlı bıçaklı olmasına, küsmesine, sağ ve sol gibi kamplara ayrılmasına kadar varan trajikomik bir durumdu ne yazık ki. Daha çok da tutucu akademisyen çevre arasında oluyordu bu tartışmalar, genç sanatçılar o dönemde olanları ibretle izliyordu. Ben figüratif-soyut kavgasının bir noktasında hiçbir zaman bulunmadım. Çünkü benim resmim hiçbir zaman figüratif veya soyut resim olmadı, kimi zaman figüratif, kimi zaman soyut oldu. Bazen soyut bir kavramı anlatmak istersiniz, bazen figüre ihtiyaç duyarsınız, bazen erotizmdir, bazen siyasi ya da tarihi olabilir. Figür olabilir ya da olmayabilir bu benim ana konum değildi. Zamanla bunu aştık, 90’larda enstalasyon ve tuval kavgası geldi. Ben buna da kendi açımdan gülerek baktım. Çünkü benim sanatımda zaten böyle bir ayrım yoktu. Multimediayı da enstalasyonu da Türkiye’de ilk yapanlar arasındaydım ama bu durum tuval üzerine resim yapmama mani olmadı. Yani ben resim yapmayı enstalasyona alternatif olarak görmedim. Kimi enstalasyon yapar, kimi yalnız resim yapar, kimi hepsini karıştırarak yapar ama Türkiye’de enstalasyon yapanlar tuval yapanlara savaş açtı sanki. Bütün bunlara da gülümseyerek baktım, çünkü dünya sanat merkezlerinde, müzelerde, galerilerde hiçbir zaman tuval resmi ölmedi.

Türkiye’de çağdaş sanatın, 90’larda başladığını sanan bir batılı insanlar grubu vardır. Halbuki hepimiz bu ülkenin sanatının yavaş yavaş geçirdiği aşamaları, nereden nereye geldiğini biliyoruz. İlk 80’lerde yeni dışavurumculuk ile birlikte grafiti ve kolajın girmesi, 80’lerin sonuna doğru, enstalasyonlar ışıklar, fotoğraflar, sesler… O dönemde bunu yapan bizlerin de 50’lere 60’lara 70’lere borcumuz olduğunu biliyoruz. 80’lerde bin bir zorluğa rağmen resim üretip satabildiysem, bu Fikret Mualla, Abidin Dino, Nejat Devrim gibi sanatçıların açtığı yol ile mümkün olabilmiştir. Bunlar üst üste konan tuğlalarla örülen bir süreçtir.

G.S.: Türkiye’deki çağdaş sanat piyasası konusunda neler düşünüyorsunuz?

B.B.: Türkiye’de koleksiyonerlerin sanat bilgisi yok. Neden resim aldıklarını bilmiyorlar. Sanatçıyı tanımıyorlar, akımları bilmiyorlar ve öğrenme çabaları da yok. Eskiden insanlar “Koltuğuma uyuyor”, “Duvarıma uyuyor” diye resim alırlardı. O zaman bile daha iyiydi. Müzayedelerde aralarında da anlaşarak giriştikleri, para odaklı spekülasyonlar yaratan alımlarla nereye varılabilir? Böylece ancak yapay, göstermelik bir piyasa oluşturulmaya çalışılıyor. Daha çok insanın sanat eseri satın alıyor olması, galerilerin artması sanatın geliştiği anlamına gelmez. Galeri açmak bir iddiadır, sanata ve sanatçıya gösterilen özendir, sadece kapitalle olmaz. Sanat piyasasına hisse senedi piyasasına girer gibi girilmemelidir. Resim uzun vadede en iyi yatırım aracıdır. Kısa vadede bundan para yapmaya çalışan insan bu piyasayı bozar, zarar verir.

D.A.: UPSD’nin önerisiyle tüm dünyada 15 Nisan dünya sanat günü olarak ilan edildi.Çok da güzel oldu.Bu öneri nerden aklınıza geldi?

B:B.: Avrupa sanat birlikleri dünya genel kurulunda, bizim önerimizle, Leonardo Da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan Dünya Sanat günü olarak kabul edildi. Bunun eksikliğini hep hissediyordum. Tiyatro günü var, müzik günü, anne günü, baba günü, her şeye ait bir gün var. Bizim niye günümüz yok diye sorguluyordum hep. Yönetim kuruluna getirdim konuyu, üstünde düşündük, tartıştık. Mağara resimlerinin dünyada ilk olarak keşfedildiği zamanı bulsaydık “o gün olsun” diyebilirdik. Leonardo’nun doğum gününün 15 Nisan’a denk gelmesi, 15 Nisanın da baharın ve güneşin güzelliğine denk gelmesi önemliydi.

G.S.: Başarınızın sırrı nedir, Bedri Baykam gibi olmak isteyen genç sanatçılar için bir kaç şey söylemek istersiniz belki.

B.B.: Başarımın sırrı, öncelikle işini sevmek ve çok çalışmaktır. Disiplinli olmak, içgüdülerinize güvenmek de önemlidir. Hayatın akışı içinde ipuçları bulabilmek gerekir. Hayat da, sanat da uzun soluklu bir koşudur. Önemli olan o uzun mesafeyi koşabilmektir.

Piece of art PR&Gallery / Bedri BAYKAM

Piece of Art olarak çalışmalarınızda başarılar diliyor ve bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyoruz. Eminiz, okuyucularımız da aynı keyifle okuyacaklar söyleşimizi…