Sanatta ve Eğitimde Usta İsim: Zahit BÜYÜKİŞLİYEN

0
508

Piece of Art PR&Gallery olarak, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Zahit Büyükişliyen ile görüştük. Hem sanatçı, hem de yıllarını eğitime vermiş bir sanat eğitimcisi olarak biz sorduk, o anlattı. Sanata ve sanatçıya dair keyifli bir söyleşi yaptık.

Dilşad Atasoy: Hocam atölyenizde, resimleriniz eşliğinde sanat konuşmak sevinç bizim için, öncelikle sizi tanıyarak başlamak isteriz sohbetimize. Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Zahit Büyükişliyen: Hoşgeldiniz atölyeme, ben de sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyuyorum. 1946 yılında Adana’da doğdum. Hep resimle ilgili bir öğrenciydim. Hukuk fakültesini kazanmama rağmen tercihimi güzel sanatlardan yana kullandım ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümüne girdim.1967’de mezun oldum ve Konya, İvriz Öğretmen okuluna öğretmen olarak atandım.1972-76 yılları arasında Almanya Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde eğitim gördüm.Hem İvriz, Hem de Almanya benim hayatımda çok önemli bir yer tutar.

Günsu Saraçoğlu: İvriz’den Almanya’ya uzanan süreç oldukça ilginç olmalı hocam nasıl gelişti?

Z.B.: İvriz küçük bir yer, ama benim hayatıma katkıları çok büyük. Güneyde deniz kıyısındaki, yemyeşil bir kentten, denizden uzak, kurak, suyu az bir yere gidip yaşamak oldukça büyük değişiklik zaten. Yapacak çok şey de yok. Ben orda sürekli resim yaptım ve tiyatro eserleri sergiledim. Çok güzel bir kütüphanesi vardı okulun, bol bol kitap okudum. Kendimi dinleme, kendime doğru bir yolculuk da diyebiliriz bu sürece. Hep yurtdışına gitmeliyim, bir dili çok iyi öğrenmeliyim diye düşünüyordum. O sıralarda Milli Eğitimin açtığı yurtdışı eğitim sınavını kazanarak Almanya’ya gittim. Almanya’da sanat eğitimi yapma şansı benim hayatımı değiştirdi. Hayatımı da sanat anlayışımı da değiştirdi demek daha doğru olur.

D.A.: Nasıl değişiklikler oldu, Türkiye’deki sanat eğitiminden farkı neydi?

Z.B.: Biz o zamanlar en fazla soyut resim yapıyorduk Türkiye’de. Ben Almanya’da gördüklerimle şaşkınlık yaşadım. Kassel’da 5 yılda bir açılan Dökümenta Sergisinin 5.sine denk geldim. O sergiyi izleyince inanın şok oldum.Onlar sanat yapıyorsa benimki ne diye düşündüm. Dünyanın en büyük sergilerinden biridir o, kavramsal sanat, sürrealizm, enstelasyon, hepsini orda gördüm. Enstelasyon nedir, biz daha bilmiyoruz o zamanlar. Tanımadığım birçok sanatçıyı ve eserlerini gördüm. O şokla Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde eğitime başladım. 5 yıl süren sanat eğitiminin sonunda 1976’da Türkiye’ye döndüm. Giderken bir ortaöğretim okulunda öğretmendim. Döndüğümde mezun olduğum üniversitede hoca olarak göreve başladım. Sanat anlayışım da, sanat eğitimciliğine bakışım da çok farklıydı artık.

G.S.: Bir sanat eğitimcisi olarak okullardaki sanat eğitimi konusunda neler düşünüyorsunuz?

Z.B.: Sanat eğitimi yeterli değil okullarımızda. Aslında ilkokuldan itibaren başlaması gereken bir süreç. Biz de okullarda kaldırılmaya çalışılıyor.

D.A.: Sanatçı-Eğitimci olmak nasıl bir şey.Öğrenci öğretmeninin aynı zamanda sanatçı olduğunu görünce, daha etkili bir sanat eğitimi gerçekleşir diye düşünüyorum.Öyle mi oluyor gerçekten?

Z.B.: Öyle tabii, sanat eğitimcisi sürekli kendinden verir. Bildiği her şeyi aktarır öğrencilerine. Bir eğitmen, kendisi de sanatçı olup beslenirse gelişir. Olduğu yerde takılıp kalmaz, kendini taklit etmez. Kendini geliştirir, gelişirken de öğrencilerine öncülük yapar. Öylece öğrencisi ona daha çok inanır, daha saygı duyar ve peşinden gelir. Bu motivasyonu ve öğrenme sürecini artıran bir durumdur. Sanatçı ise kendiyle baş başadır. Sadece kendisi için yapar eserlerini. Sanatçı sanat eğitimcisi olmak zorunda değildir, ama bir sanat eğitimcisi, sanatçı olmak zorundadır bence…

G.S.: Okulda her şey daha kolay tabii, destek olan hocaların eşliğinde sorunlar daha kolay aşılıyor. Ama gençler okulu bitirdiklerinde yalnızlar, piyasanın zorlu koşullarında büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Çoğu tutunamıyor, resmi bırakanlar ya da sadece öğretmenliğe yönelenler oluyor. Deneyimli bir sanatçı olarak neler önerirsiniz onlara?

Z.B.: İnsan okulda her şeyi öğrenir ama daha sonra kendisiyle baş başa kalır. Artık üretme, öğrendiklerini uygulayarak kendi tarzı oluşturma, kendini sanat camiasında kabul ettirme zamanıdır. Ama bu arada geçimini de sağlamak zorundadır. Bu zorlu bir süreç tabii. Devlet, yerel yönetimler, çeşitli kurum kuruluşlar daha çok destek verse sanata, bu süreç daha kolay aşılabilir belki. Bir de niteliği düşen, ama sayıları her geçen gün artan Güzel Sanatlar Fakülteleri var ki onlar da ayrı bir sorun. Yeterli donanıma sahip olmayan çok sayıda öğrenci mezun oluyor bu okullardan. Hepsi bir şekilde yer edinmeye çalışıyor, kimisi sanat eğitimcisi oluyor, kimisi sanatçı olma çabasına giriyor. Bir çoğu da zarar veriyor sanatın gelişimine. Sanatçı olmak için diplomaya gerek yok, bilgi önemli, ama asıl önemli olan duygu ve düşünce. Geriye bunların ifade edilmesi ve çok çalışmak kalıyor.

D.A.: Biraz da sizin resimlerinizden konuşmak isteriz. Resim yaparken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Z.B.: Ben resmin bir düşünce olduğuna inanıyorum.Resimlerim doğaçlama gidiyor, sonunu görmüyorum. Resme başlarken sonunu bilmediğim bir serüvene çıkıyorum aslında. İyi bir motivasyon, iyi bir başlangıç yapmak önemli, sonra resim kendisi ilerliyor. O nedenle de resimlerime serüven resimleri diyorum. Soyut-dışavurumcu ve kavramsal diye tanımlayabilirim resimlerimi.

G.S.: Resminiz aracılığıyla, sanatseverlere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Z.B.: Resimlerimle mesaj vermek gibi bir isteğim yok. Bir sanatçının da mesaj verme çabası olmamalı. Ben duygu ve düşüncelerimi aktarmak için resim yapıyorum. Herkes de kendi duygu, düşünce ve birikimi ölçüsünde bir şeyler anlayacaktır baktığında. Böyle olmalı zaten herkes aynı şeyi anlarsa doru olmaz bence. Her bakan farklı bir şey hissetmeli farklı bir şey düşünmeli.

D.A.: Resme başladığınız günden bu güne çok çeşitli aşamalardan geçtiniz elbette. Resim serüveninizi dönemlere ayırmak gerekirse nasıl bir tanımlama yaparsınız?

Z.B.: Bizim öğrenciliğimiz zamanında sanat toplumcu olmalı diye bir anlayış vardı. Hepimiz toplumcu resimler yapmaya çalışırdık. O dönemde Türkiye’de izlenimciliğe dayana bir sanat yapılıyordu. Olsa olsa non-figüratif , soyut kavramları biliniyordu. Benim de İvriz’de yaptığım ilk resimler doğaya öykünerek yaptığım resimlerdi. Figüratif bir çizgiden soyuta doğru yöneldim. Figür yavaş yavaş eridi resimlerimde. Almanya sürecinde bizim bildiğimizin dışında bambaşka işler gördüm. Bilgi edindikçe, gördükçe, geliştikçe soyut-dışavurumcu bir çizgiye ulaştım. Resim bir düşüncenin ifade edilmesidir bence, işte böylece kavramsal etkiler girdi resmime, önce Kantaron Çiçekleri en son Don Kişot Serisi resimlerimi yaptım. Kavramsal Sanata gönül verdim.

G.S.: Türkiye’de müzeler ve müzayedeler konusunda ne düşünüyorsunuz?

Z.B.: Müzayedeler asla katılmadığım, üstünde konuşmak bile istemediğim, sanata ve sanatçıya zarar veren organizasyonlar. Manüplasyonlar yapılıyor, hediye ettiğimiz resimler müzayedelerde satışa çıkarılıyor. Sahte alımlar yapılarak bir sanatçının resimlerinin fiyatı yükseltiliyor. Müzeler de ayrı bir sorun Türkiye’de müze yok maalesef, olanlar da koleksiyon bence. Gerçekten müze olması için yurtdışından önemli örneklerin de bulunması gerekiyor. Dünyada müzelerin hepsi böyle. Biz de büyük eksiklik var.

D.A.: Hocam eşiniz Nilay Kan Büyükişliyen’de çok önemli bir heykel sanatçısı ve eminim en büyük destekçinizdir. İkinizin de sanatçı olması nasıl etkiliyor yaşantınızı?

Z.B.: Haklısınız, eşim hem en büyük destekçim hem de en önemli eleştirmenim. İkimizin de sanatçı olması büyük avantaj aslında, birbirimizi anlıyor ve birbirimizden besleniyoruz. Benim için büyük şans onun varlığı. Piece of Art olarak, bu güzel sohbet için size içtenlikle teşekkür ediyoruz. Sanatçı ve sanat eğitimcisi kimliğinizle anlattığınız her şey çok kıymetli.

Z.B.: Ben de sizlere teşekkür ederim. Sizin aracılığınızla sanata ilgi duyan herkese ulaşma şansım oldu.